Küpe
- Hilal Çelik

- 3 Mar 2019
- 2 dakikada okunur
Bir keresinde, yani sanırım 10 yıl önce bugün bu saatlerde çalışma masamda dirseğime dayanarak yarım saat kadar süre ile yalnız, mutsuz ve sümüklü bir halde masaya sabitlediğim yanmakta olan doğum günü pastası mumuna bakarken gözlerimden akan yaşları silmeye gerek duymuyordum. Bu hikayeyi hatırladım bu akşam, 10 yıl sonrasının başka bir paralel evreninden. O gün doğum günümü kimse kutlamamıştı ama asıl üzüldüğüm bu da değildi, en yakın arkadaşım o günün benim doğum günüm olduğunu bildiği halde okula gelmemiş ve beni aramamıştı bile. Bunun beni bu kadar yaralamış olmasının sebebi sanırım en yakın arkadaşımın aynı zamanda tek ‘arkadaş’ım olmasıydı. Bütün gün onu bekledikten sonra üzgün bir şekilde eve gelmiş sonra da odama kapanmıştım. Ergen triplerimden burnumun ucunu görebildiğim yoktu ama asıl hatırlarken beni gülümseten anı bu değil aslında. Kim bilir o zamanlar yazdığım günlüklerimi çıkarsam neler anlatmışımdır. Mum da o kadar dandik bir mumdu ki, erimeye devam ederken sadece ne dilesem diye düşünüp duruyordum. O an o kadar sihirliydi ki, sonsuza kadar doğum günü akşamındaki mutsuz kızı oynayarak bunun üzerine dramalar yazabilirdim ama dilek dileyen kız olmayı sevmiştim sanırım.
Sonra abim girdi odaya, kardeşim. Beni o durumda görünce anlam veremeyerek kaşlarını kaldırdı. “Napıyorsun kızım burada sen?” dedi, sonra artık dilek dilemem gerektiğini hatırlattı, göz yaşlarımı tamamiyle yok saydı ve dizlerimin önüne çöküp mavi gözlerini gözlerimden ayırmadan beni güldürmek için espriler yaptı ve benimle dalga geçti. Ağlayan halimle hep dalga geçerdi zaten. O akşama, o yarım saate dair hatırladığım hatıralar çok flu, onunla olan diğer hatıralarım gibi.. Ama kalkıp gittiğinde kahkaha atıyordum o gece ve biliyorum ki hayatım boyunca kimse beni onun kadar güzel güldürmemişti. Sonra beni yalnız bıraktı.
Biraz sonra odamın kapısını tıklattı ve ben de kapıyı açtım. Yüzünde eşek sıpası gülüşü ve sadece benim bildiğim abi bakışıyla bana uzattığı yumruğunu açtı ve içinde minicik bir küpe vardı. Bu ilk küpe hediyesi değildi, hatta belki aynı küpenin farklı bir modelini yine böyle bir zamanda hediye ettiğinin de farkında değildi. (Çünkü o da o küpeleri kız arkadaşlarından çalıyordu. -nedense- ikimizin de hatıra stokçusu ve ifla olmaz bir sevgi insanı olduğumuz gerçeği belki de şimdi bakınca) Ama en önemlisi içimi nasıl sıcacık yaptığını ve ne kadar özel olduğunun da farkında değildi. Ve ben o gece onu hiç kaybetmemeyi dilemeliydim belki de.

Şimdi abim yok, o iki küpe abimin bana hediye ettiği -ya da benim ondan hatıra diye yürüttüğüm- diğer minik şeylerin yanında ahşap bir kutunun içinde dolabımın en gizli köşesinde duruyor. Duygusallık değil de, bu hatırayı bir daha asla unutmak istemediğimden yazmak istedim sanırım. O günden bugüne o kadar çok şey değişti ki, ben bile şaşırdım. Unutmayı tercih ettiğim anılar en güzel halleriyle bir gün geri bana geldiğinde artık pansuman yapabilecek bir yara bile bulamıyorum bazen. Ama izi tüm şeffaflığıyla ardındaki kederi de yüzüme vurmaktan çekinmiyor. Sadece ona verdiğim sözümü tutuyorum diyerek teselli ediyorum kendimi, ondan hep gülerek bahsetmekle ilgili olan sözüm.
Çünkü beni ağlarken görmeyi hiç sevmezdi. Çünkü ben de onu üzgün görmekten hoşlanmazdım.
And I always hear them laughing..
H.



Yorumlar